cuma günü ümraniye’den crr’ye hangi otobüsleri kullanarak gidebileceğimi bir süre düşündükten sonra ["düşünmeden adım atmam ben" izlenimi vermeye çalışıyor sanki yazar bu cümlesinde."hahay, güliyim bari" demek serbest.] dedim ki, caddeden 13 ya da 14′e bineyim, ilahiyat durağında ineyim, akbilimi doldurayım büfeden, sonra da 110′a bineyim. halbukim hiç bağlarbaşına kadar gitmeyip millet parkında inip, ordan 129T’ye binmek daha akıllıca imiş. düşüne düşüne bunu mu buldun derler insana.
lakin yazımda başka bir güzergah varmış. durağa çıktığımda iki katlı bir otobüsün geldiğini gördüm, kayıtsız kalamadım. 103 tepeüstü- kabataş. biniverdim. şoförün akbilini kullanıverdim. 1 senedir öğrenci akbilimi hala çıkartmamış olmama yine hayıflanıverdim. ikinci katta en öne kuruluverdim.
iyi etmişim. özellikle köprüden geçerken yükseklerden etrafı seyreylemek güzelmiş. tavsiye ederim. yazmıştım bir ara “köprümüzün maşaallah’ı var” diye. huzurlarınızda işte o maşaallah.
beşiktaş’taki yokuşu inerken trafik zar zor ilerliyor, betül ise beni taksimde bekliyordu. geç kalmışlığımın faturasını çekmemesini söyledim. saadet diledim beyaz güllerden.
kabataş’ta indiğimde sağıma soluma bakındım. metroyu aradım. taksime çıktım. sonra crr yönüne doğru yürüdüm de yürüdüm. normalde hilton’un yanından içeri girip ordan devam ediyordum. orda da inşaat varmış meğersem. tekrar ana caddeye çıkıp -ki bu arada Mevla’nın rahmetiyle sırılsıklam olduğumu da belirteyim- yürümeye devam ettim. nihayet sola kıvrılan yolu takip edip parktan aşağı inip crr binasına ulaşabildim. Allah kulunun sabrını denemek istiyor olmalı bazen. sonra kişi de durup düşündüğünde şapşallığına doyamıyor.
yanılmıyorsam -yer yön duygumun pek de iyi olmaması hasebiyle o ihtimal hep mevcud çünkü- kabataş’tan taksime metroyla çıkarkenki yolun aksi istikametinde yürümüş oldum. gülendamın dediğine göre kabataş’tan harbiye dolmuşlarına binebilirmişim. ya da en azından taksimden otobüse binebilirdim. aslında öğrenci akbilim olsa binerdim muhtemelen. mesafe az nasıl olsa yürüyeyim dedim de yürüdükçe çoğaldı o yol. kekik, yola verdiğim paraya acıyorum derdi. ben de iktisat edeyim dedim işte. yürüyüş iyidir canım, nolcak.
eslem demiş ki,
Ekim 14, 2008 1:01 pm
aklıma mervenin nikahına yetişemediğimiz günde yağan yağmur ve senin ıpıslanmış halin geldi (burada da gülmek serbest mi ?:p )
betul demiş ki,
Ekim 14, 2008 9:35 pm
böyle vakalar olur bazen. insan tecrübe kazanır. bir dahakine harbiyeye kabataştan gideriz. nerden bilelim Hilton’un önünün kapalı olduğunu? bilsek otobüse binerdik. -akbilim olunca acımıyorum tabi:)-
bu seneyi de akbilsiz geçirirsen “akbil çıkarmaya vakit bulamayan öğrenci” olarak öğrenciliğini bitirip tarihe geçebilirsin. ilginç olur değil mi?
mandalina demiş ki,
Ekim 15, 2008 4:28 pm
gül bari neyleyem eslemim
merve’nin nikahı günü çok daha beter ıslanmıştım. ayağımın içi su olmuştu resmen. vıcık vıcık. dolmabahçenin önünde nöbet tutan gençler vardı. 10. yıl marşı benzeri bir marşı tekrar tekrar söyleyip duruyorlardı. sen beni bulana kadar yağmurun şırıltısı, rüzgarın uğultusu, arabaların gürültüsü eşliğinde onları dinlemiştim
bir de aç olduğumuzu, dönüş yolunda ekmek arası köfte gibi bir şey alıp arabada yediğimizi hatırlıyorum
mandalina demiş ki,
Ekim 15, 2008 4:32 pm
lisans dönemindeyken hep meyrâ hallederdi akbil işlerimi. fatih’teki evine giderken karaköye uğrar gerekli evrakı teslim eder. bir kaç gün sonra da yepisyeni akbillerimizi alır gelirdi
hey gidim hey. meyrâ evlendi. bu tarafa taşındı. akbil işlemleri askıda kaldı
meyrâ demiş ki,
Ekim 20, 2008 5:48 pm
meyranın bekarlık günlerini özleyen biri görüyorum burda
ben de o günlere dair başka pek çok şeyi özlüyorum
iki katlı otobüsler iyi de arka sıralardaki koltukları çok dik ve boğucu be kardeş